kişisel gelişim

Eğer bir çocuk

Posted on Updated on

resim1

Eğer bir çocuk;

  • Sürekli eleştirilmişse; Kınamayı, ayıplamayı,
  • Kin ortamında büyümüşse; Kavga etmeyi,
  • Alay edilip aşağılanmışsa; Sıkılıp utanmayı,
  •  Devamlı utandırılarak terbiye edilmişse; Kendini suçlamayı öğrenir.

Eğer bir çocuk;

  • Hoşgörü ile yetiştirilmişse; Sabırlı olmayı,
  • Desteklenip yüreklendirilmişse; Kendine güven duymayı,
  • Övülmüş ve beğenilmişse; Takdir etmeyi,
  • Hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse; İnançlı olmayı
  • Kabul ve onay görmüşse; Kendini sevmeyi,
  • Aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse; BU DÜNYADA MUTLU OLMAYI ÖĞRENİR.

Dorothy Nolte

Reklamlar

YETERLİ İLGİ OLSAYDI

Posted on Updated on

resim1

Amerika’da elektrik sandalyesinde öldürülmesine hükmedilmiş suçlu adama, söyleyecek son bir sözünün olup olmadığı sorulmuştu.

Ölüm mahkûmu adam, çevresindeki gazetecilere, fotoğrafçılara, hapishane görevlilerine baktıktan sonra, acı bir sesle şöyle dedi:

–      Eğer çocukluğumda bana bu derece ilgi gösterilmiş olunsaydı, bu gün bu mahkum sandalyesinde olmazdım.

–       Başağın iyi yetişmesine engel, zararlı otlar değil, çiftçinin ihmalidir.

Konfiçyüs

Ünlü Bir Yazarın Oğlu

Posted on Updated on

Genç bir adam ceza evini boylamak üzereymiş. Yargıç, onu çocukluğundan beri tanıyormuş ve ünlü bir yazar olan babasıyla da tanışıyormuş. Sulh yargıcı:

– Babanı hatırlıyor musun, diye sormuş.

Genç adam bu soruya:

– Oldukça, şeklinde cevap vermiş.

resim1

Suçlunun vicdanını yoklamaya çalışan yargıç, şöyle demiş:

– Mahkûm edilmek üzereyken ve şu anda mükemmel bir insan olan babanı düşünürken, onun hakkında net olarak ne hatırladığını anlatır mısın?

Bir sessizlik olmuş. Daha sonra yargıç, beklenmedik bir cevap almış:

– Öğüt almak için yanına gittiğimde, yazdığı kitaptan başını kaldırarak bana baktığını ve: “Çek git başımdan oğul! Bu kitabı bitirmeliyim.” derdi. Sayın Yargıcım, siz onu büyük bir yazar olarak hatırlarsınız; fakat ben onu kaybedilmiş bir arkadaş olarak hatırlıyorum.

Yargıç, kendi kendine söylenmiş:

Yazık! Kitabını bitirdi; ama oğlunu kaybetti.

SİYAH VE BEYAZ KÖPEKLER

Posted on Updated on

Yaşlı kızıldereli reisi kulübesinin önünde torunuyla oturmuş, az ötede birbiriyle boğuşup duran iki kurt köpeğini izliyorlardı. Köpeklerden biri beyaz, biri siyahtı ve oniki yaşındaki çocuk kendini bildi bileli
o köpekler dedesinin kulübesi önünde boğuşup duruyorlardı.

Dedesinin sürekli göz önünde tuttuğu, yanından ayırmadığı iki iri kurt köpeğiydi bunlar. Çocuk, kulübeyi korumak için bir köpeğin yeterli olduğunu düşünüyor, dedesinin ikinci köpeğe neden ihtiyacı olduğunu ve renklerinin neden illa da siyah ve beyaz olduğunu anlamak istiyordu artık.

O merakla, sordu dedesine: Yaşlı reis, bilgece bir gülümsemeyle torununun sırtını sıvazladı.

resim1

– “Onlar” dedi, “benim için iki simgedir evlat.”
– “Neyin simgesi” diye sordu çocuk.
– “İyilik ile kötülüğün simgesi. Aynen şu gördüğün köpekler gibi, iyilik ve kötülük içimizde sürekli mücadele eder durur. Onları seyrettikçe ben hep bunu düşünürüm. Onun için yanımda tutarım onları.

Çocuk, sözün burasında; “mücadele varsa, kazananı da olmalı” diye düşündü ve her çocuğa has, bitmeyen sorulara bir yenisini ekledi:

– “Peki” dedi “Sence hangisi kazanır bu mücadeleyi?”

Bilge reis, derin bir gülümsemeyle baktı torununa.

– “Hangisi mi evlat? Ben, hangisini daha iyi beslersem

İyi ile kötünün yüzü

Posted on Updated on

LEONARDO DA vinci, ‘Son Akşam Yemeği’ isimli resmini yapmayı düşündüğünde, büyük bir güçlükle karşılaştı…

‘İyi’yi İsa’nın bedeninde, ‘kötü’yü de İsa’nın arka­daşı olan ve son akşam yemeğinde ona ihanet etmeye karar veren Yahuda’nın bedeninde tasvir etmek zorun­daydı…

Resmi yarım bırakarak bu iki kişiye model olarak kullanabileceği birilerini aramaya başladı…

Bir gün bir koronun verdiği konser sırasında, korodakilerden birinin İsa tasvirine çok uyduğunu farketti.

Onu poz vermesi için atölyesine davet etti, sayısız taslak ve eskiz çizdi.

Aradan üç yıl geçti. ‘Son Akşam Yemeği’ neredeyse tamamlanmıştı, ancak Leonardo da Vinci henüz Yahuda için kullanacağı modeli bulamamıştı. Leonardo’nun çalıştığı kilisenin kardinali, resmi bir an önce bitirmesi için ressamı sıkıştırmaya başladı.

Günlerce aradıktan sonra Leonardo vaktinden önce yaşlanmış genç bir adam buldu. Paçavralar içindeki bu adam, sarhoşluktan kendinden geçmiş bir durumda, kaldırım kenarına yığılmıştı…

Leonardo yardımcılarına, adamı kiliseye taşımaları­nı söyledi; çünkü artık taslak çizecek zamanı kalma­mıştı.

Kiliseye varınca yardımcılar adamı ayağa diktiler. Zavallı, başına gelenleri anlamamıştı. Leonardo adamın yüzünde görülen inançsızlığı, günahı resme geçiriyor­du.

Leonardo işini bitirdiğinde, o zamana kadar sarhoş­luğun etkisiden kurtulmuş olan adam gözlerini açtı ve bu harika duvar resmini gördü.

Şaşkınlık ve hüzün dolu bir sesle şöyle dedi:

“Ben bu resmi daha önce gördüm…”

“Ne zaman?” diye sordu Leonardo da Vinci. O da şaşırmıştı.

resim

“Üç yıl önce” dedi adam… “Elimde avucumda olanı kaybetmeden önce, O sıralarda bir koroda şarkı söylü­yordum, pek çok hayalim vardı, bir ressam beni İsa’nın yüzü için modellik yapmak üzere davet etmişti…”

‘İyi’ ile ‘kötü’nün yüzü aynıdır. Herşey, insanın yo­luna ne zaman çıktıklarına bağlıdır…

EVLADINIZA SARILIN

Posted on Updated on

resim1

BABAM BENİ “OĞLUM” DİYE KUCAKLADIĞI ZAMAN, KENDİMİ TAÇ GİYİMİŞ BİR PADİŞAH ZANNEDERDİM.

Zübeyir GÜNDÜZALP

BİZ BABALARLA OĞULLARI MEYDANA GETİREN, ET VE KEMİK DEĞİL, YÜREKTİR.

Schiller

İLGİ VE TAKDİR

Posted on Updated on

resim1

“En alçak günülü insan bile ilgi çekmekten zevk alır.” C. Pollock

Adamın birinin muhteşem bir bahçesi vardı. Çiçeklerin her türlüsünün bulunduğu bu rengarenk bahçe, ülkenin her yanında nam salmıştı.

Bahçenin bahçıvanı da bahçeye gözü gibi bakar, çiçeklerle tek tek ilgilenirdi.

Bir gün ev sahibi uzun bir iş gezisine çıktı. Haftalar sonra döndüğünde o dillere destan bahçenin harabeye döndüğünü gördü.

Bu duruma bir anlam veremeyen bahçe sahibi, derhal bahçıvanı çağırttı ve sordu.

–        Bu ne haldir, bu bahçeye ne oldu böyle?

–        Bahçıvan, boynunu bükerek şu anlamlı cevabı verdi:

-Beyefendi, siz buradayken, her gün bahçeyi dolanır, yaptıklarımın çok güzel olduğunu söyler, takdir ederdiniz. Yokluğunuzda baktım ki, bu güzelliklerle ilgilenen, takdir eden, bir çift güzel söz söyleyen hiç kimse yok. Ben de ilgilenmeyip, boş verdim.

EN ASİL HAREKET BİLE TAKDİR EDİLMEDİĞİ ZAMAN ÖLÜR.

Pindar

Tebessümün Gücü

Posted on Updated on

resim1

Küçük kız, evlerinin önündeki sokakta sek sek oynarken önünden geçen hüzünlü bir yabancıya GÜLÜMSEMİŞ. Bu gülümseme adamın kendisini daha İYİ HİSSETMESİNE sebep olmuş. Bu ruh hali içinde yakın geçmişte kendisine yardım eden bir dosta teşekkür etmediğini hatırlamış. Hemen bir not yazmış ve yollamış. Arkadaşı bu teşekkürden o kadar keyiflenmiş ki, her öğlen yemek yediği lokantadaki garson kıza yüklü bir bahşiş bırakmış.

resim2

Garson kız hayatında ilk defa böyle bir bahşiş alıyormuş. Akşam eve giderken, kazandığı paranın bir parçasını her zaman köşe başında oturan fakir adamın şapkasına bırakmış. Adam öylesine minnettar olmuş ki… Çünkü iki gündür boğazından aşağıya bir lokma geçmemişti. Karnını doyurduktan sonra, bir apartman bodrumundaki odasının yolunu ıslık çalarak tutmuş. Öyle neşeliymiş ki, bir saçak altındaki köpek yavrusunu görünce, kucağına alıvermiş. 

resim3

Küçük köpek gecenin soğuğundan kurtulduğu için çok mutluymuş. Sıcak odada gece boyunca koşturmuş durmuş. Gece yarısından sonra apartmanı dumanlar sarmış. Bir yangın başlıyormuş çünkü…  Dumanı koklayan köpek öyle bir havlamaya başlamış ki, önce fakir adam uyandırmış, sonra da bütün apartman halkını… Anneler, babalar dumandan boğulmak üzere olan yavrularını kucaklayıp, ölümden kurtarmışlar…

Bütün bunların hepsibeş kuruşluk bile maliyeti olmayan bir tebessümün sonucuymuş.

GÜLER YÜZÜN ENERJİSİ

Posted on Updated on

resim1

Güler yüz, her şeyden evvel insana cesaret verir. Çünkü güler yüzlü insanlarda her şeyi hoş gören, affeden bir kuvvet vardır.

Henüz yürümeğe başlayan bir çocuğa bakarken gülmemeğe, tebessüm etmemeğe imkan var mı?  Hiçbir şeyden anlamaz belki, fakat emekleyen bir çocuk, üstünde toplanan gülüşlerle yürümek için kendinde tabii bir kuvvet bulur.

Aynı çocuğu “ azarlayınız, yahut o emeklerken asık bir yüzle onu seyrediniz, yürümesini şaşırır ve belki de hiç yürümez ve emeklemez.”

GÜVEN

Posted on Updated on

resim1

Yaşlı bir kadın gece yarısı evin dönüyordu. karanlık bir sokaktan geçerken bir adamın kendisine yaklaştığını gördü. bütün cesaretini toplayarak adama:

“Bu sokak pek karanlık,” dedi. “Bende pek yaşlıyım. Bana evime kadar refakat edebilir misiniz? Zaten evim pek yakın.”

Yabancı bu ricayı kabul etti. Yaşlı kadını evine kadar götürdü. Kadın, yabancıya teşekkür edip evine gireceği sırada adam, kadının kolundan tutarak:

“Asıl ben size teşekkür ediyorum,” dedi.  “Az önce, sizi soymak niyetindeydim. Fakat  siz, bu güne kadar bana güvenen ilk ve tek insan olduğunuzdan bunu yapamadım.”

Adam bu sözleri söyledikten sonra oradan ayrılarak karanlıklara karıştı.          Don Smith

CESARET VERMEK: Cesareti uyandırmaktır sadece…

Posted on Updated on

resim

Bir çocuğa yapabileceğini söylerseniz  (inandırırsanız) o da bizi yalan çıkarmamak için gayret eder.

Cesaret insanların sahip olduğu en önemli özelliklerinden biri olup diğer özellikleri de onun sayesinde gelişir.

(Churchill)

ÖĞRENCİLİĞİNDE BAŞARISIZ OLAN Einstein

Posted on Updated on

resim1

Albert Einstain, içine kapanık, çocukların arasına katılmaktan, oyun oynamaktan hoşlanmayan, okulu sıkıcı bulan birisidir. Bundan dolayı da “Gimnazyum” da geçen orta öğretimi mutsuz ve başarısızdır. Mühendis amcası yiğenine cebir ve geometriyi sevdirdi. Einstain yüksek öğrenimini güç şartlara göğüs gererek Zürih Teknik Üniversitesinde yapar.  Mezun olduğunda iş bulmak meselesiyle karşılaşır. Üniversitede asistanlık bir yana ortaokul öğretmenliği bile bulamaz. Sonunda bir okul arkadaşının yardımıyla Bern Patent Ofisinde sıradan bir işe yerleşir; ama asıl dünyası olan bilimden kopmaz.

Başarısız ve mutsuz bir eğitim öğretim dönemi geçiren Albert Einstain’in başta “izafiyet teoremi” olmak üzere bir çok buluşa imza atmıştır.

VERİLEN DEĞER KADAR DEĞER KAZANIYOR İNSAN

Posted on Updated on

resim1

ilköğretim 3. sınıfın sonunda kesinlikle “başarısız ” olan ve objektif ölçütlere göre yapılan değerlendirme sonuçlarına göre “şeksiz ve şüphesiz” sınıf tekrarlamaları gereken 20 öğrenci seçiliyor. unutmayınız, bu öğrenci de sınıfta kalmaları gerekecek kadar başarısız. gerkeli izinler alınarak bu 20 öğrencinin 10 tanesi bir üst sınıfa, yani 4. sınıfa geçiriliyor; diğer 10 öğrenci ise 3. sınıfta bırakılıyor. Ertesi öğretim yılında, bütün yıl boyunca bu 20 öğrenci dikkatli bir şekilde gözleniyor.

Derslerdeki başarıları,arkadaşlarıyla uyumu, ödev yapma davranışları… ayrı ayrı ve gözlem kayıtları tutularak  izleniyor.

Sonuç o kadar ilginç ki; kesinlikle sınıfta kalmaları gereken ancak karnelerine geçer notlar verilerek bir üst sınıfa geçirilen öğrencilerden 6 tanesi, kısa bir süre içinde 4. Sınıftaki arkadaşlarının düzeyine erişiyorlar, 2 tanesi bu düzeyin üstünde başarı gösteriyor, sadece diğer iki öğrenci  başarısız oluyor.

Şimdi bir de diğerlerine bakalım. Hani aynı başarısızlık  düzeyinde bulunanlarına rağmen karnelerine  “KALDI” yazdıklarımıza. Bu 10 öğrenciden 7 tanesi bulundukları, bırakıldıkları sınıfın düzeyinin altına düşüyorlar, sadece 3 tanesi bırakıldıkları 3. Sınıfta başarılı oluyor.

DEMEK Kİ;

Bir öğrenciye “başarılısın “ demek, onun yeni başarıları özlemesi ve arzulaması ile sonuçlanıyor. Bir öğrenciye de “Başarısızsın!” demek ise, onun o başarısızlık çemberinde dönüp durmasına ve adeta  başarısızlığı  “KADERİ” gibi görmesine yol açıyor.

“BİR KİŞİYE İYİSİN İYİSİN DENİLDİĞİNDE İYİLEŞMESİ; KÖTÜSÜN KÖTÜSÜN DENİLDİĞİNDE  FENALAŞMASI NADİR DEĞİLDİR.”

12 ineklik kadın bulmak

Posted on Updated on

resim1

Uzun yıllar önce Hawai adalarından Ohao’da insanlar alışık olmadıkları bir olaya tanıklık ederler. Ohao’da müstakbel bir koca bir aileye kızlarıyla evlenebilmek için belli sayıda inek vermek zorundadır. Yani bizdeki başlık parası gibi bir uygulamaymış bu.

Odönemde, adada iki kızı olan bir adam yaşamaktadır. Büyük olanı bizim toplumumuzdaki deyişle ‘kabul görmeyen’ tiptendir. Neredeyse bir cüce kadar kısadır. Babası ona üç inek fiyat biçmiştir. Ama iyi pazarlık yapan biri çıkarsa tek ineğe ‘fit’ olmaya razıdır, hatta hiç inek almadan da verebilecek durumdadır. Baba muhteşem bir güzellik ve cazibenin iyi huyla birleşmesinin örneği olan küçük kızdan ise çok kolay kurtulacağını bilmekte ve geleceğinden hiçbir endişe duymamaktadır.

Adanın en zengini olan Johny Lingo bu evin kapısına geldiğinde herkes onun küçük kızı isteyeceğini düşünür. Oysa o herkesin tahmininin dışında bir şey yapar. Yaşlı adamı sevince boğarak büyük kıza talip olur. İhtiyar sevincinden neredeyse havalara uçmaktadır. Hem çok zengin hem de eli açık insan olarak tanındığı için en azından standart fiyatın karşılığı olarak üç ineği ödeyeceğini düşünür.

Johny kızı istemeye yanında tam 12 inekle gelince, yaşlı baba neredeyse kalpten gitmek üzeredir. O günlerde normal balayı bir yıl sürerdi ama 12 ineklik gelin aldıysanız herhalde üç ineklik balayı ile yetinmezsiniz. Böylece gelin ve damat iki yıllık balayı niyetiyle bilinmeyen yerlere gitmek üzere yola çıkarlar.

resim1

Damatla gelinin dönmesinin beklendiği gün onları görür görmez haber vermek üzere köyün dışına bir gözcü gönderilir. 

Gün doğduktan az sonra gözcünün sesi duyulur. Doğal olarak gelenler gelinle damat mı diye merak ederler. Gözcü öyle tahmin ettiğini ama emin olamadığını söyler. Adam Johny’i hemen tanımış fakat kızdan emin olamamıştır. Kız aşina gelmiştir. Ama yaklaşan kadın çok güzel, zarif ve kendinden emin birisidir. Çift iyice yaklaştığında hiç kimsenin tereddütü kalmaz. Kızın güzelliği cazibesi ve çekiciliği en eleştirici gözlerde bile reddedilmeyecek ölçüdedir. Yakından bakanlar Johny’nin 12 inek karşılığında iyi alışveriş yaptığını düşünürler.

Johnny 12 inek ödedi, kız 12 ineklik bir kadın haline geldi.’

 Bu hep böyle olmaktadır. Eşinize, sevgilinize verdiğiniz değer, ona kazandırdığınız değerdir. Aslında ‘doğru adam’ doğru kadını inşa eder. Doğru kadın da doğru adamı.

NETİCE İTİBARİYLE:

BİR İNSANA OLDUĞU GİBİ DAVRANIN O İNSANIN OLDUĞU GİBİ KALDIĞINI GÖRÜRSÜNÜZ.

ONA OLABİLECEĞİ VEYE OLMASI GEREKTİĞİ GİBİ DAVRANIN, OLABİLECEĞİ VE OLMASININ GEREKTİĞİ HALE GELDİĞİNİ GÖRÜRSÜNÜZ.

Hayatı değiştiren an

Posted on Updated on

Lisede birinci sınıf öğrencisiydim… Sınıf arkadaşlarımdan birini, okuldan eve dönerken, yolda gördüm. Adı Robert’ti

Bütün kitaplarını, eşofmanları, ayakkabılarını kucaklamış, evinin yolunu tutmuştu. Kendi kendime, kitapları okuldaki dolapta bırakmayıp da hepsini birden evine götürdüğüne göre “Bu arkadaş herhalde ‘inek’ kelimesinin tanımı olsa gerek” diye düşündüm.

Kendi hesabıma, hafta sonu mahalle arası yapacağımız futbol maçından başka bir şey düşünmüyordum. Bu düşüncelerle yürürken bir baktım ki, karşıdan bir grup çocuk koşarak geliyor. Robert’e çarptılar, kucağındaki bütün kitapları düşürdüler, ardından Robert de tökezlenip sokağın çamurlu bir köşesine yığıldı.

Gözlükleri gözünden fırlamış, biraz öteye düşmüştü. Kafasını kaldırdığında, gözlerindeki büyük üzüntü ifadesini fark ettim.

resim1

İçim sızladı, koşup yardımına gittim. Gözlüklerini ararken Robert’in gözlerinin yaşarmış olduğunu gördüm. Gözlüklerini yerden alıp kendisine uzattım ve “Serseri bunlar, boş ver” dedim.
“Sağol” dedi ve yüzünde teşekkür dolu çok güzel bir gülümseme belirdi. Yerden kitaplarını topladık, ben nerede oturduğunu sordum. Bir de baktım ki komşuyuz. “Nasıl olur da seni daha evvel görmedim” diye sorduğumda, özel koleje gittiğini sonradan bizim okula transfer olduğunu anlattı. Böylece hayatımda ilk kez bir “Kolej çocuğu” ile tanışmış oldum.
Aslına bakacak olursanız eğlenceli biriydi, “Bizimle maç yapmaya gelir misin?” teklifimi kabul etti.
Hafta sonu beraber takıldık, sadece ben değil arkadaşlarım da onu sevmeye başlamıştı.
Pazartesi sabahı okula giderken onu yine kucağında dev bir kitap yığınıyla gördüm. “Oğlum bunları taşıya taşıya kol adalesi yapacaksın” dediğimde güldü, bir kısmını bana verdi.
Sonraki dört yıl içinde birbirimizin en iyi arkadaşı olduk.
Lise son sınıfta ise, üniversite düşünmeye başladık. Robert New York’a, ben Teksas’a gidecektim. Kilometreler bizi ayırsa da arkadaş kalacağımızı ikimiz de biliyorduk.
O doktor olacaktı, ben de futbol bursuyla işletme okuyacaktım. Robert okul birincisiydi, kendisiyle her zaman “Sen de aslında az inek değilsin ha” diye dalgamı geçtim.
Mezuniyet gelip çattığında, okul yönetimi Robert’ten törende bir konuşma yapmasını istedi. Mezuniyet günü bizimki iki dirhem bir çekirdek salona geldi, gözlükleriyle bile yakışıklı bir hali vardı.
Kızlar bakıp duruyordu, için için hafiften kıskanmadım desem yalan olur. Yanına gittim, az biraz heyecanlıydı, sırtına vurup
“Sen bu işin de hakkını en iyisinden verirsin, merak etme” dedim.
“Sağol” dedi, gülümsedi.
Kürsüye çıktı, kısa kesik küçük bir öksürük sonrası, konuşmaya başladı:
-Bu mezuniyet günü, bizler için, şu ana gelinceye kadar karşımıza çıkan güçlükleri yenmemizde bize yardım eden insanlara teşekkür etme zamanıdır. Anne babalarımız, öğretmenlerimiz, takım koçları… Ama en çok arkadaşlarımız! Size burada, arkadaşlığın verebileceğiniz en önemli hediye olduğunu anlatmaya çalışacağım.
Size bir hikaye anlatacağım…
Tanıştığımız ilk günü anlatmaya başladığında hayretle yanımdakilerin yüzüne baktım. Meğer o hafta sonu kendini öldürmeyi planlamış. Dolaplarını da sonradan annesi okula gidip kalan eşyaları almak zorunda kalmasın diye boşaltmış. Konuşurken bana baktı ve
Sağol, beni kurtardın.Arkadaşım, beni şimdi telaffuz bile etmek istemediğim şeyi yapmaktan kurtardı” dedi.
Okulun en çalışkan, en beğenilen insanı, hayatının en zayıf anını anlatırken herkes soluğunu tutmuştu. Annesi ve babası bana bakıp şükranla gülümsediler. İşin bu kadar derin olduğunu asla bilmiyordum.
Anlık olayların gücünü hiçbir zaman azımsamayın. Küçücük bir hareketle bir insanın hayatını değiştirebiliyorsunuz… Daha iyiye veya daha kötüye doğru!
Allah hepimize birbirimizin hayatını bir şekilde etkileyebilme gücü vermiş. Bu gücü iyilik için insanlara yönlendirin ve bu his kalbinizde hep taze, hep sıcak kalsın!